
Hikaye eşimin Honda’nın internet sitesinden bir motosiklet resmi göstermesiyle başlıyor. Yıl 2007. Bir tane de motosiklet kullanan arkadaşımız var ona güveniyoruz.
Benim 14 senelik ehliyetim var ama 300 km. yol gitmişliğim yok. Eşim Ece ise otomobili bitirmiş, minibüs ve kamyonu filan zorluyor o zamanlar yaklaşık 400.000 km. yapmışlığı var. Otomobillere olan ilgim sadece tasarımsal boyutta, kullanmak hiç heves ettiğim bir şey değil hem de İstanbul’da yaşarken. Acaba motosiklet kullanabileceğim bir şey olabilir mi? O zamana kadar fazlaca bisiklete bindim, Bostancı’dan Kadıköy’e her gün işe gidip geldim ama aynı şey mi bu motosiklet?

Tabi ki değildi. O nedenle motordan önce motor kıyafetlerimizi ve güvenlik donanımlarımızı almak için Şubat ayındaki fuara gittik. Kask, mont, eldiven, bot ve dizlik aldık. Kafama şapka/bere bile takmayan benim için kask takmak sıkıntılı bir durumdu o nedenle açılır kask aldım, Ece ise çocuk boyu kask alabildiği için onun açılanı yoktu. Daha önce birilerinde görüp de özendiğim mat bir kask aldım, siyah-gri renkte, şimdi olsa parlak açık renk bir kask alırdım ve alacağım da. Fuarda beğendiğimiz model CBR 125′in üzerine oturarak ayağımız yere değiyor mu gibi şeylere bakıyoruz. Bana tam gibi ama Ece için büyük sanki, şimdi olsa…
Bu kask olayına takık durumda olduğum için ofiste çalışırken kaskı takıp alışmaya çalışıyorum. Eldiven bile ilk zamanlar garip geliyor insana. Böylece bir kaç ay bu ekipmanlara bakıp duruyoruz, gözümüz alışıyor. Şimdi sırada motosiklet var. Nisan ayı ile birlikte güneş cıvıldamaya başlayınca zamanın geldiğini anlıyoruz.

O zamanlar motosiklet tipleri ve tarzları ile ilgili pek bilgimiz yok. Almayı düşündüğümüz Honda CBR 125′in küçük bir spor motosiklet olması ne anlama geliyor bilmiyoruz. Bu bilgisizlik el ve bilek ağrısı olacak ileride kendini gösterecek. Bu motosiklet kullanan arkadaşımızla birlikte Maltepe’de bir Honda bayisinden turuncu CBR 125′imizi alıyoruz. Alon’un arkasına oturuyorum biraz ilerideki benzinciden benzin almaya gidiyoruz. Ben de kask filan yok arabaya geçiyorum Alon motosikleti ofisin önüne kadar getiriyor.
Heyecan dorukta ama tecrübe sıfır, sıfır motor yerinde duruyor. Zaten ehliyet yok. Hemen Villa Levent’e kayıt yaptırıyoruz. Bu arada önceden motosiklet kullandığını söyleyen elemanımız Çağlar ile motoru yüklenip yandaki otopark alanına gidiyoruz. Ben de otomobil için bile gelişmemiş olan debriyaj-gaz-vites gibi şeyler motosiklette daha da zor görünüyor. Anahtarı takıp vitesi boşa alıyoruz ve marş. Aa çalıştı. Bir kaç bilek hareketi vrom vrooomm…
Sıra debriyaj da, sık sonuna kadar, şimdi vitesi bire al eveeet, debriyajı bırakırken ağır ağır gaz ver, ver ver vrooomm ve şahlanan motosikleti bırakan ben. Tamam baştan alalım, vitesi boşa al, kontağı çevir gırgırgırrr, hadi bir daha gırr, bir daha, bir daha yok çalışmıyor ):
Tam buraya bir resim lazımdı ama yok ki ):
Servis çağırıyoruz aküyü değiştiriyorlar, en uzun haftada bir motoru çalıştırın akü şarj olsun diyorlar, puf. Evcil hayvan gibi arada gezdir, temizle ve doyur.
Ehliyet kursunda sukuter kullanıyoruz ilk önce, çok kolay bisiklet sürmekten bile basit. Bu arada otopark da tekrar tekrar deniyoruz motorumuzu, akşam saatlerinde boşken turlar atmaya başlıyoruz evet vitesli motor kullanıyoruz. Sonra Fulya’daki Carrefour’un önünde denemeler, biraz hızlanmalar. Aramıza Bülent’te katılıyor, gidip mont ve kask alıyor kendine. Kursta artık vitesli motosiklete geçerken biz motorumuzla ara sokaklarda turlamaya başladık bile. Arada deviriyoruz kaldırıyoruz sinyal lambalarından başka hasar yok neyse ki…

En beceriksiz insanın bile geçeceği ehliyet sınavını da geçince ehliyetlerimize kavuşuyoruz. Sezon sonuna kadar 1.000 km. yol yapıyorum diğerleri çok daha az. Ellerimiz ve bileklerimiz çok ağrıyor hatta ben sol elimin serçe parmağından ümidi kesiyorum ama işi boşlamıyoruz, yola devam. Üç kişiye bir motor yetmiyor artık birlikte sürüşler yapmak lazım değil mi…

Bir tane de Honda CBF 150 alıyoruz. Onu almaya bu sefer ben gidiyorum, ilk durak benzinci. Yeni lastiklerle tırsık tırsık Yeniköy’den Fulya’ya geliyorum. CBF 150 çok daha yüksek ama dik oturma pozisyonu ve yüksek gidonu ile çok konforlu. Malzeme ve işçilik kalitesi de CBR 125′den ucuz olmasına rağmen daha iyi görünüyor. Artık Ece ile birlikte sürüşler yapabiliyoruz, kısa mesafelerde olsa da. Sezon bitse de sonbahar gelse de ben gazı bir kere aldım bu motoru istemiyorum. Şöyle yakışıklı güçlü bir şey olsun diyorum. Sahibinden.com ile yatıp kalkıyorum ve Kawasaki ER-6N’de karar kılıyorum. Spor bir gezi motoru olan Kawasaki’ye dik oturuluyor ve çıplak yapısı ile de yüksek hızlara çıkmayı engelliyor, eh tam benim gibi bir acemi için yani. Göreceğiz…

Acemi olduğum kadar cahilmişim ama bunu daha bilmiyorum. CBF 150′yi çiçeği burnunda satıyoruz ve 2. el bir ER-6N alıyorum, gri istiyordum ama siyah buluyorum hep. Motoru alır almaz yola çıkıyorum, CBR 125′e (135 kg.) göre ağır motor (200 kg.) iyi yol alıyor heheyt. O gazla o güne kadar gittiğim en uzak yer olan Avcılar’a kadar gidip geliyorum. Sonraki günler akşam olsun da motora binsem diye içim kıpır kıpır.

3. gün Ece ile Anadolu yakasına geçiyoruz. Uğradığımız arkadaşlardan çıkarken ben bir hava atayım derken gazı fazla açıyorum. 3 gündür hiç o kadar gaz açmamıştım, ne olacağını hiç bilmiyordum. Acemilik, cahillik ve heyecan birleşimi patlayıcı bir güçtüm bu motosikletle. Hiç 1. vitesle bu kadar hızlı gidilir miydi, bu kadar çabuk hızlanılır mıydı… Benden önce yola çıkmış Ece’ye roket hızında ilerlerken bir çarpışmayı engellemek için reflekslerim panik fren yapıyor. Daha önce de düştüm ama bu hızda değildi. Motor önde ben arkada yerde kaymaya başlıyoruz. Sırtımda dolu bir çanta var. Oturur pozisyonda kayarken park etmiş bir otomobile sırtımı çarpıp duruyorum.
Acıdan çok heyecan var, sırt üstü yatamıyorum çanta var, yüz üstü dönüyorum kalkmaya çalışmıyorum zaten insanlar toplanmış durumda trafik akmıyor. Ece’de motoru ayağa bile almadan devirmiş başıma gelmiş. Sıçtık diyorum içinden. Motorları arkadaşlara emanet edip bir taksiye atlıyoruz. Sırtım ağrıyor dik duramıyorum. Her yerim sağlam sırtımda iki kaburga çatlak çıkıyor. Tam korumalı olduğum için eldivenler, dizlikler ve mont görevini yapmış, kaskta daha önceki bir düşüşümde çenemi korumuştu. Sigorta için polis raporunu hastanede tutturmadığımıza çok pişman oluyoruz, gece yarısına kadar polis karakolunda o halde bekliyorum.
2 hafta evde yatıyorum ve bu sürede motosikletiminde aşınan grenajları ile ön farı yenileniyor. Toplamda 1,5 ay sonra motosiklete binecek hale geliyorum, fazla uzatmadan da biniyorum.
İlk sene böyle geçiyor. Sonraki 3 seneyi de ayrı bir yazıda aktarmayı planlıyorum.
Kazasız belasız sürüşler diliyorum.
Burak Daylan.